Gururla cıktık zoluklardan, bozgunlardan

Son sadık rüyanın mahmurluğu içinde gözleri kan çanağına dönen Gazi Muhammed, Şamil'e döndü , göz göze gelmeleri ile efsane kılıçların ve dev endamlı iki savaşçının başları üzerinde yanıp sönmesi bir oldu. Siperin arkasından: "Allah, Allah" diye fırlamışlar, düşmanın domuz topu gibi birbirine girdiği en kalabalık yerinde dalmışlardı. Vadesi yeten Gazi Muhammed, alnından yediği bir kurşunla yıllardan beri kovaladığı ölüme kavuşmuş, kendisinden şad ve hoşnut olan vatan toprağına sırt üstü ve müsterih uzanmıştı. Allah'ına bakan gözlerini Şamil öptü ve mübarek elleri ile ve bir ibadet vecdi içinde kapadı.

Şamil, her şeyden evvel, Çar ordularının yıllarca ve ödeye ödeye bitiremedikleri Gazi Muhammed'in diyetinden işe başlamalıydı. Kılıcı o meşhur solak elinde duruyordu. Bunu kafi görmedi, kamasını da sıyırarak dişleri sarasına sıkıştırdı. Bu sırada üzerine bir hevenk düşman askeri çullanmıştı. Sırtı müthiş bir zelzele gibi sarsıldı, insan hevenginin altından iki metreden aşkın boyu ile Şamil yay gibi fırlayıp kalktı, kaması kabzasına kadar kan içmişti, eli korkunç bir süratle işliyor, ayağının dibinde bir sürü yırtıcı mahluk can çekişiyordu. Kalabalık, şaşkınlık ve dehşet içinde birbirinden açılmış ve gerilemeğe başlamıştı. O zaman kılıç o çar şairlerinin destanlarına ilham olan kerametini bütün kıvraklığıyla göstermişti. Yiyen iflah olmuyor, hışmına uğrayan baş, omuz üstünde kalmıyordu.

Düşman, bu tek kılıç karşısında hemen hemen bir günlük bir savaş kayıbı vermişti. Tam bu sırada bir taşın arkasında hazırlanıp hız alan iri bir kazak, üç köşeli ve oluklu süngüsünü biçimine getirip Şamilin göğsüne olanca şiddetiyle saplayıverdi. Süngüyü yemesiyle kılıcını kazağın kellesine savurması bir olan Şamil, hedefe ulaşamadığını görünce bir lahza bile tereddüt etmeden düşman süngüsünün kabzasına iki eliyle yapışmış ve ruhunun bütün kuvvetiyle bu süngünün üzerine abanıp mesafe kazanmak ve düşmanı kılıç menziline sokmak gayretine düşmüştür. Süngü bir hamlede Şamilin sırtından çıkmış, fakat kılıç şaşırmadan hedefini bulmuştu. Kazağın kellesi bir tarafta gövdesi bir tarafa uçarken Şamil beşeri takatin erişemeyeceği son bir tahammülle o uzun ve ağır tüfeğin ucuna takılı süngüyü göğsünden çıkarıp atmış ve her taraftan yağdırılan tüfek ateşleri arasında ve gecenin karanlığından istifade ederek bir taş kovuğuna girip mağaradan mağaraya sürünerek gözden kaybolmuştu.

Gimri camiinin müezzini Mehmet Ali, gecenin korkunç karanlığı içinde bir dev hayaleti gibi süzülüp kaybolan Şamilin yarı canlı cesedini sadık bir gölge gibi takip etmişti. Küçük mescidin bu büyük müezzini, büyük ihtilalin ve Kafkasya'nın müstakbel ve yüce imamının üzerine Tanrı tarafından gönderilmiş bir meleği gibi kanatlarını açmış, onu iki metreyi aşan levent endamına ve pehlivan cüssesine rağmen canını dişine takarak sürüklemiş ve düşman elinde bırakmamıştı.

Şamil ciğerlerini delen ve sırtından çıkan ümitsiz bir süngü yarasının, imanlı göğsünün üstünde en büyük rütbeli ve şanlı nişanını taşıyordu. Vücudunda kırk azılı şövalyeyi bir anda cansız düşürecek kadar ağır ve çeşitli yaralar taşıyan kırk canlı Dağıstan Aslan'ının, bütün bu yaralar da yetmiyormuş gibi, kaburga kemikleriyle sağ omzunun köprücük kemiği de kırılmıştı. Gimri mescidinin müezzini onu, sapa ve sağır bir mağaranın mahrem bir köşesine yerleştirdikten sonra, Şamilin kalpağına doladıktan sonra arkadan beline kadar sarkıttığı o meşhur beyaz sarığını çıkararak evvela bir oluk gibi durmadan kan boşalan göğsündeki müthiş yarayı tıkadı. Şamil artık tamamıyla kendinden geçmişti.

Dağıstan'ın ecele meydan okuyan, ölüm yolcularını yollarından çeviren meşhur ve eşsiz cerrahı Abdülaziz'in köyü bu mağaranın iki saat ötesinde bulunuyordu. Gimri müezzini, gizli ve kestirme dağ yollarına düşerek soluk soluğa bu köye yetişti ve doğru Abdülaziz'in yanına girdi.

Abdülaziz, Şamilin ilk eşi Fatımatın babasıydı. Yatsı namazını henüz bitirmiş ve seccadesinde dua etmekle meşgul ve seccadesinde dua etmekle meşgul olan bu ünlü ve sihirli cerrah, Gimri müezzininin büyük bir telaş içinde ve kanlara bulanmış bir halde içeri girdiğini görünce, Şamile bir hal olduğunu derhal anlamış ve: -" Hayırdır inşallah? " diye yerinden fırlamıştı. Müezzin efendi, hadiseyi iki kelime içinde anlattıktan sonra Abdülaziz, Rusya ve hatta Avrupa cerrahi fenni için hala esrarlı bir muamma gibi kalan şifalı ilaçlarını atının terkisine başlayarak çala kırbaç Şamilin imdadına yetişmiş ve derhal ilk tedavisini yapmıştır.

Şamil ormanlar içinde ve mağara köşelerinde üç gün gizli tedavi edildikten sonra sapa bir dağ köyü olan Untsukul'a götürülmüş ve burada tam yirmi beş gün kendini bilmeden adeta ölü bir halde yatmış ve Abdülaziz'in kendine has olan hazakat ve tedavisi sayesinde bu kısa müddet içinde hayata avdet etmiş ve nekahet devresine girmişti.

Devamı Var

İleri