Surhay kulenin korkunç yığınları altında yatan meşhur iki yüz fedainin o gün bu gündür elbiseleri bozulmadan, silahları pas tutmadan ve güzel yüzleri solmadan orada sonsuz bir hayat yaşadıkları rivayet edilir. İhtiyar Kafkas nineleri ve genç anneler bu yalçın kule harabesinin önünden geçerken çocuklarına Surhay kulenin karlar ve bulutlar altında dinlenen yüksek başını göstererek yavrularının kulaklarına, burada yüz yedi yıl evvel cereyan eden şanlı macerayı bir dua gibi fısıldarlar ve o korkunç harabelerin altında, kendilerine ölüm mukadder olmayan yüz Türk kahramanının, elleri silahlarının tetiğinde olduğu halde uyumakta olduğunu söylerler. Kafkas'ın bu hazin mitolojisine Hıristiyanlar da inanmış olmalı ki, yolları bu tarafa uğrayan müteassıb yolcular Sürhay'ın eteklerine yaklaşınca şapkalarını koltuklarının altına alıp dehşet ve hayret içinde istavroz çıkartırlar. Yüz yıldan beri ne düşman, ne de dost ayağı basmayan bu kartal yuvasında uyuyan eşsiz savaş kahramanlarını rahatsız etmekten, Çar Birinci Nikola'dan başka her mahluk çekinmiş, ve hatta ısrarla söylendiğine göre yırtıcı kuşlar ve canavarlar bile o erenler yatağına yüz yıldır bir kerecik olsun sokulmaktan çekinmiş ve haya etmişlerdir. Surhay'ın sükutu, can çekişen Ahılgoh'un ümitsiz müdafaasını felce uğratmıştı. Ağır yaralı bir aslan göğsü gibi kabarıp inen Ahılgoh'un son takatini kaybettiği ve can çekişmeğe başladığını anlayan Çar Ordusu Kumandanı silahla sokulamadığı kaleye elinde beyaz bayrak taşıyan bir mükaleme subayını göndererek Şamil'den teslim olmasını talep etti ve Çarın muhterem misafiri olarak kılıcının kendisine iade edileceğini ve arzu ettiği yerde ikametine müsaade olunacağını bildirdi.
Bu teklif karşısında yiğit erkeklerinden evvel dişi aslanlar kükrediler. Ahılgoh dağları, bir avuç Kafkas kadınının: "Kahrolsun sefil esaret, yaşasın şanlı ve güzel ölüm" diye göğüslerini yırtarak yükselttikleri feryadının içli bir musiki gibi binlerce defa tekrarladırlar.
Şamil, subayına şu karşı teklifi yaptı: - Ölümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara esaret teklif etmek boş şeydir. Generale Grabe'ye git ve de ki, eğer erkeklikten nasibi varsa, aylardan beri toplarına hedef yaptığı yüzlerce müdafaasız kadın ve aciz yavrunun hemen kaleden çıkarılması ve açıkta kalan binlerce şehidin gömülmesi için hiç olmazsa on beş günlük bir mütareke yapalım. Generalin ise ileri sürdüğü bu şart, ölümden bin kere beterdi ve esaret teklifine benzer bir felaketti. General Grabe, bu on beş günlük mütarekeyi kabul edecekti. Fakat Şamil de buna mukabil oğullarından birini rehine olarak Generalin karargahına gönderecekti. Şamil'in tunç kalbi bu müthiş teklifin önünde solgun bir yaprak gibi titredi. Bir tarafa binlerce kadının ve masum yavrunun hayatı ve selameti, öte tarafta yaralı bir baba kalbi karşı karşıya bulunuyordu. Şamil günlerce kabuslar içinde yanıp tutuşuyor ve tereddütten bunalıyordu.
Şamil in sakin dudaklarından bir ölüm ürpermesi geçti ve belli belirsiz bir sesle:
Cemaleddin'i götürün! Diye boğuk bir sesle emir verdi. Başbuğun boğuk sesle verdiği emri bir ana feryadı takip etti. Kucağında iki yaşındaki yavrusu Mehmet Said'i uyutan rehinenin Cevhere, kucağındakini atıp elinden, kalbinden koparılıp götürülen on iki yaşındaki yavrusu Cemaleddin'in üzerine bir yırtıcı kuş kıskançlığı ile atıldı. Rehine, General Grabe'nin karargahına ulaşır ulaşmaz, ahdinde vefa şanından olmayan o göğsü sırma ve nişan yüklü kumandan, on beş günlük mütareke vadiyle beraber askerliğin, insanlığın en basit kaidelerini ve Çar namına verdiği namus sözünü pervasızca çiğneyerek, ordusunun ağır ve hafif bütün silahlarının günahkar ağızlarını emsalsiz kalp ağrıları içinde kıvranan bitkin kalenin üzerine bir daha çevirdi. Şamil, bin bir acı tecrübe ile tanıdığı düşmanlarının namertliğini bir kere daha fakat çok acı perişan ve ümitsiz bir gününde mihenge vurmuş oluyordu.
Erkek Ahılgoh aldatılmış ve Şamil güya tuzağa düşürülmüştü. Günlerden beri şiddetle hüküm süren açlıktan, susuzluktan ve yorgunluktan bitkin düşen kaleyi kaplayan inilti, bütün ümit ve imkanların kaybedildiği bu vaziyet karşısında birden bire müthiş bir homurtu kesildi. Bütün kalede bir atımlık barut bile kalmamıştı. Şamil şehitlik şerbetini son damlasına kadar içmeğe hazırlanan şanlı ölüm yolcularına döndü: Homurdayan Ahılgoh, birden bire sesini ve nefesini keserek kabuğunun içine çekilmiş ve susmuştu. Ahılgoh sakinleri Düşmanın yaklaşmasını kale dibindeki suya girmelerini ve kaleye tırmanmalarını kapılara dayanmalarını sesizce izlediler.
Birden yükarda bulunan bütün kayaları yerlerinden kopartarak düşmanın başına yağdırdılar. Sonra kaledekiler kılıçlarını kınlarından sıyırdılar.Müthiş bir kıyım oldu. sonra kalabalık düşman tükenmiş kale sakinlerini gerileterek kaleye girdiler. Kalede tüyleri ürpertecek bir ana baba günü başlamıştı. Çarpışa çarpışa elbiseleri parça parça olan ve aylardan beri birderi bir kemik kalan kadınlar ellerindeki son kaya parçasını bir düşman neferinin kafasına savurduktan sonra esir düşmemek için beşikteki yavrularını göğüslerine basarak beyaz melekler gibi kanatlanıyor ve kendilerin sarp kayaların üzerinden atarak telef oluyorlardı. Herkesin ağzında bir kama ve elinde oluklarından durmadan kan sızan gelin gibi süslü birer kılıç vardı.
Kale her taraftan sımsıkı sarılmış ve içeride vahşi bir katliam hüküm sürüp gidiyordu. Bir aralık şanlı ölüm yolcularının gözleri yuvalarından fırlayacak gibi hayret ve dehşete düştü. Uğursuz bir şayia kalenin dört bucağında telaşlı telaşlı dolaştı. Şamil şehit düştü!
Bu kara habere, cesur dağlar bağırlarından inlediler, beyaz kartallar son bir kanat çarpıntısı ile bir daha silkindiler, yaralı bir kadın sesi yerle bir olmuş harap burçlarda acıklı bir ezan sesi gibi dolaştı: - Şamil'e ölüm yaklaşabilir mi, çarlara baş eğdiren başbuğ hiç ölür mü?
Bu ses, hür Dağıstan'ın bir incisi ve sevgilisi olan Masedo'nun son feryadıydı. Şamil'in kız kardeşi ve kahramanlıkta örneği olan Mesedo, kalede sağ kalan son muhafızlara yol gösterir gibi, esaretin pençesinden nefretle sıyrılarak kendini kalenin en yüksek burcunun üzerinden en sarp bir uçurumun karanlık boşluğuna bırakmış ve düşman gözüne mezarını bile haram etmişti.
Masedo'un arkasından birçok beyaz dişi kartallar çocuklarını kayalara çarpıp öldürerek kendilerin aynı burcun tepesinde şerefli ve mesut ölümün kucağına bıraktılar.
28 Ağustos 1839 gününün akşamı Ahılgoh, dişleri kenetlenerek susmuştu. Ruslar günlerce Şamilin ölüsünü kalede çevrede aradı durdular. Ya ölüsü ya dirisi elbette bir yerlerden bulunup çıkarılacaktı. Ahılgoh'a sırtını veren sağır ve yalçın bir dağın korkunç yarı üzerinde nöbetçiler bir gölge gördüler. Gölge yarın tepesinde uzatılan bir ipe tutunarak aşağı kaydı. Bu ak sakallı ve nur çehreli bir Dağıstan çobanı idi. Her tarafta gözlerini dört açarak Şamil'i arayan devriyeler, çobanı kıskıvrak yakalayarak generalin huzuruna getirdiler. Binbir ihtiyatla ve bir sürü askerle getirilen adamın Şamil olmadığını görünce generalim çehresi birden bire çatıldı ve hiddetli bir sesle haykırdı: Sen kimsin? Çoban, generale kayıtsız cevap verdi. - Ben çobanım dedi ve barutluklardan birini sökerek içinden bir kağıt çıkarıp uzattı . - Bu Şeyh Şamilin bir mesajı idi. Şamil mektubunda şöyle diyordu:
"General! Çarına haber ver ki, Kafkasya'nın bağrında daha binlerce Ahulgoh var ve on binlerce Surhay kule başını Tanrıya kaldırıp eceline susayanları bekliyor.
Silahlarınız vücudunda açtığı üç yarayı şifalı Dağıstan otlarından kendi ellerimle yaptığım ilaçlarla şimdiden iyi ettim ve harbe hazırlandım. Kalbimde açtığınız evlat, ayal ve hemşireme ait dört yaranın hiç hükmü yoktur. Geri kalan evlat ve ayalini de şimdiden vatana ve Tanrıya kurban adadım. Size ve çarınıza her şeyi bol bol vereceğiz. Fakat vatanın hürriyet ve şerefini asla... Ahılgoh'ta aldığınız kanlı ders kafi gelmediyse, zengin Çarınızın ordularını ve hazinelerini ortaya dökerek tekrar geliniz. Askerlik şerefini lekeleyerek yalan söyleyiniz, vaatlerinizi inkar ediniz, ormanlarımıza kundak sokunuz, ekinlerimizi yakınız, meyve ağaçlarımızı bahçelerimizi kavurunuz. Bütün bunlar Kafkas'ın ezeli hürriyet ve istiklal aşkını körüklemekten başka hiçbir şeye yaramayacaktır. Çarlar ölecektir. Petrolarınız ve Katerinalarınız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir. Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır. Allah, hak ve vatan uğrunda çarpışanlara yardımcı olsun". Şamil'in mucize kabilinden kaçıp kurtulduğu noktada bulunan düşman muhafızları askeri mahkemeye çekilmişlerdi. Divanı harp reisinin: - Şamil'i ipe tırmanıp kaçarken arkasından ağzınızı açıp baktınız mı? Diye sorduğu suale neferlerden birçoğu şu garip cevabı vermişlerdi. Hayır bakmandık efendim. Ya ne haltettiniz? İstavroz çıkardık kumandanım. Çünkü o bir devdi.