SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN
François Georgeon, II. Abdülhamid'in "devlete hiçbir maliyeti ya da yükü olmadan, tamamen diplomatik oyunlarla sağlanan dengeler sayesinde Rumeli'nin elde tutulabildiğini kaydetmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli ölçüde hedef küçülttüğü kabul edilirse bu bir başarı olarak telâkki edilebilir.
Halbuki II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti "Panislamizm" adı verilen bir İslâm birliği siyaseti izlemiştir. Ayrıca bugün bazı yazarlar bunun bilinçli bir politika olmadığı ve dış politika koşullarının geniş bir coğrafyada mücadele etme gereğini doğurması nedeniyle II. Abdülhamid'in siyasetinin Panislamizm olarak göründüğü iddia edilmektedir.
François Georgeon, onun Panislamizm politikası hakkında yaptığı yorumda padişahın hilafet kavramını "çağdaş" biçimiyle kendi şahsında uygulamaya çalıştığını, asıl amacının ise, halifelik makamının aslında Osmanlılar tarafından haksızca işgal edildiği ve Araplara iadesini savunan İngiltere desteğindeki Arap aydınlarına bir tepki koymak olduğunu kaydediyor. Ancak onun Panislamizm siyasetinin içi, bazılarının iddia ettiği gibi tamamen boş değildir. Ancak işe yarayıp yaramadığı tartışma konusu yapılabilir.
Bilindiği gibi II. Abdülhamid bütün Müslümanların ruhani lideri olarak sorunlarını üstlenmişti. Halife olarak konumunu güçlendirmek amacıyla Hicaz'a demiryolu döşetmek için büyük miktarlarda paralar harcamaktan çekinmemişti. Öte yandan da Hindistan ve Endonezya'ya kadar dünyanın her kesimindeki Müslümanlar ile onun döneminde temas kurularak, halifenin konumunun önemi gösterilirken, bir yandan da İngilizlerin sömürgeci ve yayılmacı siyasetleri önüne set çekilmeye çalışılmıştır. Para, misyoner ve yayınları desteklemek yoluyla yürütülen bu politika, etkinliği ne kadar tartışılırsa tartışılsın Avrupalıları korkutmaya yetmiştir.
Abdülhamid'in izlediği hilafet siyaseti, Tanzimat'tan bir kopma olarak da değerlendirilmektedir. Tanzimat döneminde kısıtlanan ve protokol görevine dönüştürülen padişahlık makamı, II. Abdülhamid tarafından eskisinden daha güçlü hale getirilmiştir. Onun Panislamizm siyaseti üstelik sömürgecilere karşı direnen İslâm dünyasnın ilk siyasi önderlerinin çıkmasına hizmet etmiştir.
Her ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, II. Abdülhamid'in uyguladığı baskıcı politikalar kendisine karşı 1900'Iü yılların başında aydın ve halk kesimleri arasında büyüyen ve etkinliğini artıran bir muhalefetin doğmasına neden olmuştur. Bu muhalefetin zemin kazanmasında imparatorluğun ekonomik portresinin çok kötüleşmesinin de önemli bir payı olduğu şüphesizdir. Fakat muhalefetin çıkış noktasını sadece ekonomik duruma bağlamak da yanlıştır. Fakat kendisine muhalif grupların maliye politikaları ve dış politikada karşılaşılan güçlükleri iyi değerlendirdiklerini söylemek yanlış olmaz.
Devrin bazı aydınları, onun baskı ve istibdadına son vermek ve ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmanın tek yolunun meşrutiyet olduğunu düşünmekteydiler. İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı gizli olarak kurulan ve faaliyet gösteren bu grubun öncülüğünde Ermeni, Rum, Bulgar ve Arap gibi çeşitli etnik ve dini gruplara mensup komiteciler, aralarında anlaşarak padişaha karşı muhalefetlerini arttırdılar. Abdülhamid'in ekonomi politikalarının gelişmiş batılı ülkelerin işlerine yaradığını iddia etmişler, artan fıyatlar, dış borçlar ve düşen işçi ve memur maaşları taraftar kazanmalarını kolaylaştırmıştı. Daha çok dışarıdan mücadele eden Jön-Türkler el altından ülkeye soktukları yayınlarla iyice etkili oldular.
Buna bağlı olarak yer yer yapılan grevler ve protesto gösterileri Abdülhamid'in yönetimine duyulan tepkilerin taraftar bulmasına yol açtı. Özellikle Manastır ve Selanik'teki askeri sınıflar arasında başlayan ve hızla ilerleyen muhalefet, gücünü artırınca, bir iç savaşa yol açmak istemeyen II. Abdülhamid 23 Temmuz 1908'de anayasayı tekrar yürürlüğe koydu. Padişah, II. Meşrutiyet adı verilen bu dönemi başlatırken, kısa zamanda seçimlere gideceğini ve Mebusan Meclisinin yeniden toplanacağını ilan etti. Ayrıca gizli polis örgütü ve sansür de ortadan kaldırılacaktı.
Halkın şenliklerle kutladığı bu ilan aslında beklenen değişiklikleri pek doğurmadı. İttihat ve Terakki Partisi siyasi bir programı olmadığı için geri planda kaldı. Yapılan seçimlerde (Sonbahar 1908) ittihatçılar zafer kazanarak, padişahı bir kez daha Tanzimat dönemindeki gibi saraya gönderdiler ve kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan meşruti bir yönetim kurdular. Ne var ki eskilerin hakim olduğu hükümet ile yaşamayı kontrol eden meclisin genç muhalifleri kısa sürede anlaşmazlığa düştüler. Mecliste tek anlaşmazlık konusu yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması değildi. Çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu mecliste dış müdahaleler sebebiyle Arnavut, Rum, Arap gibi unsurlar Türklere yüz çevirmişlerdi.
Herkes ayrılıkçı gibi hareket ediyor, İttihat ve Terakki'nin temel çıkış noktası olan "İttihad-ı Anâsır" gözardı ediliyor, hatta hiçe sayılıyordu. Buna karşı ittihatçıların başlattığı suikastlar huzursuzluğun artmasına sebep oluyordu. Alaylı (düzenli eğitim görmemiş) zabitlerin ordudan atılması, orduda da huzur bırakmamıştı. Bu yüzden İstanbul'daki kamuoyu İttihatçıların aleyhine dönmeye başlamış, muhalefetin güçlü yazarlarından Hasan Fehmi'nin vurulması büyük tepki toplamıştı.
Kartopu gibi büyüyen tepkiler, 13 Nisan'da (Rumi 31 Mart) kışladaki erbaş ve alaylı subayların katılmasıyla silahlı ayaklanmaya dönüştü. Mason, kafır vb. suçlamalara hedef olan İttihatçılardan bazıları öldürüldü, gazetecilerden bazılarının da işyerleri tahrip edildi. Bu düzensizlik ve kargaşadan yararlanan Ermeniler Adana'da büyük bir ayaklanma çıkararak pek çok Türk'ü katletti. İstanbul'da uzun süren olaylardan sonra Selanik'teki 3. Ordu subayları harekete geçerek 23 Nisan 1909 gecesi İstanbul'a geldiler, isyanı bastırdılar ve Abdülhamid'in tahttan indirilmesini kararlaştırdılar.
Halbuki padişah, sadece ayaklanmayı yatıştırmak için çalıştığını iddia etmekte ve olayların çıkışındaki rolü konusunda bir komisyon kurulmasına razı olmaktaydı. Hatta sadrazama, saltanatı kardeşine bırakabileceğini dahi bildirmişti. Ancak ittihatçılar olayların arka planını araştırma gereğini hissetmeden II. Abdülhamid'i tahttan indirerek, Selanik'e sürdüler. Balkan savaşları sırasında ise kendini Beylerbeyi Sarayında göz hapsine aldılar.
İşte Abdülhamid'in farklı görüşler tarafından değişik algılanmasına sebep olan olaylar bu şekilde değerlendirilebilir. Anlaşılıyor ki Tanzimat ile kazandıklarını kaybedenler Abdülhamid'in düşmanı olmuşlar, onu zorba ve eski kafalı olarak lanse etmeye çalışmışlardır.
Yine pek çok neşriyatta II. Abdülhamid ahlaksız ve zalim olarak tarif edilmektedir. Halbuki II. Abdülhamid, zalim, katı, Ermeni tarihçilerin iddia ettiği gibi kan dökücü hiç değildir. Aslında tarihî belgeler onun döneminde uygulanan idam cezalarının son derece az olduğunu göstermektedir.
Devamı Var
İleri