Anadolu'nun Adım Adım Fethi
Barakalı karakol kayıkları gece karanlığında gizlice Anadolu yakası kıyılarına yanaşıyor, içlerinden çıkan Bizans'ın en cesur askerleri Khomatene'lerden (Phrykia ve Laodikia birlikleri) 8-10 kişilik gruplar Türk mevzilerine âni baskınlar veriyor ve çabucak barakalarına dönerek denize açılıyorlardı. Gecenin belirli olmayan saatlerinde, fakat günlerce devam eden bu hâl neticesinde bir iki adım gerileyen Türk kuvvetlerini bıraktıkları mevzilerde Bizanslılar yuvalar vücuda getirdiler ve pusular kurarak, tek başına veya müdafaasız yakaladıkları Türkler'i ortadan kaldırmağa başladılar; faaliyetlerini yavaş yavaş genişlettiler ve küçük Türk müfrezeleriyle çarpışmalara giriştiler. Durum bu kadar bir gelişme kaydedince, Aleksios barakalara ellişer süvari bindirilmesini icabında derhal denize açılmak şartiyle, gündüzleri dahi mücadelelerde bulunmasını emretti. Başlangıçta hiç mühimsenmemiş, hatta Türk kuvvetlerinin takviyesine bile lüzum göstermemiş olan bu tazyik sonunda Türkler Boğaziçi'nden uzaklaşarak İzmit'e doğru çekilmişlerdi. Sonra Aleksios o zaman Kilikia cephesinde bulunan Süleymanşah'a müracaatla vergi karşılığında barış istedi. Anlaşma oldu: Kocaeli yarımadasındaki Drakon çayı iki memleket arasında sınır kabul edildi. Süleymanşah aynı zamanda imparatora yardım edecekti (1082).
Bu andlaşma Aleksios hesabına bir başarı idi. Çünkü Balkanlar'daki Norman tehlikesine karşı koyabilmek için Selçuklular tarafını emniyete almış bulunuyordu. Bundan sonra Süleymanşah andlaşma gereğince, Kamyr (Yağmur) kumandasında yedi bin kişilik Türk kuvveti göndererek Aleksios'un Normanlar'ı İtalya'ya kadar püskürtmesine yardım etti (1083). Süleymanşah, bu seneler içinde Anadolu'da ayrı noktalar hâlinde kalan Bizans kalelerinin fethi ile meşgul olmuş, bu arada Tarsus'u (1082'de), Adana, Misis, Anazarva (Ayn-ı Zarba) ile Kilikya'nın diğer bazı şehirlerini zaptetmiş (1083), Malatya'yı da haraç vermeğe mecbur tutmuştu.
Kilikia'da Philaretos tarafından bir Ermeni prensliğinin kurulduğunu yukarıda söylemiştik. Kendine Bizans'ın temsilcisi süsü vererek Grek ahaliyi memnun ederken, oralara ara sıra uğrayan Türk müfrezelerine, hediyeler takdimi ve binbir dalavere ile, bir müttefik gibi görünen mâceracı ve haşin Philaretos, Bizans ordularının dağılması ve Türkler'in başka yerlerde fazlaca meşgul olmasından faydalanarak hâkimiyet sınırlarını genişletiyordu. 1074'te Malatya'yı ele geçirmiş, sonra Palu, Harput (Khartpert), Ayn-ı Zarba, Tarsus, Misis, Elbistan, Raban, Kaysun'a hâkim olmuş, nihayet Bizans vâlisinin elinden Urfa'yı, çoğu Ermeni olan ahalisini ayaklandırarak, almıştı.
Philaretos Urfa'yı daha sonra oğlu Barsam'ın idaresine verdi ve gözlerini Antakya'ya çevirdi, 1078'e kadar burada dük bulunan İzak Komnenos yeni imparator tarafından İstanbul'a çağrılmış, yerine Ermeni senyörlerinden biri tâyin edilmişti. Bu zâtın Antakya çarşısında Grekler tarafından öldürülmesi, Philaretos'un eski hülyalarını gerçekleştirmesine vesile oldu: maktûl dükün askerleri ve ileri gelenler tarafından dâvet edildi ve şehri teslim aldı. Ancak, Türkmen kuvvetlerinin de kaynaştığı bu bölgede prenslik ve sâir gibi teşekküllere rağmen durum hiç te normal değildi.
Tarihçi Urfalı Mateos'un 1079 yılına tesadüf eden müşahedesine göre, "Tarsus, Maraş, Delûk (Ayıntab)'a kadar her tarafta karışıklık hüküm sürüyordu. Aç kalmış asiller, reisler şurada burada dolaşarak ekmek dileniyorlardı. Yollar insan ölüleri ile dolmuş, cesetler üzerine kuşlar üşüşmüştü". Kilikya'nın fecî duruma düşmesinde bizzat Ermeniler'in büyük payı vardı. Bu bakımdan, Philaretos iyi bir örnek teşkil etmektedir. Hâkimiyet uğrunda her şeyi mübah sayan, yalnız hasımlarına değil, teb'asından olan Grekler'e, hattâ soydaşı Ermeniler'e en bayağı ve zalimâne muameleleri revâ gören ve siyaset icabettirdikçe mezhep ve din değiştiren bu adam, hiç kimse tarafından sevilmemiş, kendi yurttaşlarının ağır suçlamalarına hedef olmuş ve gaddarlığı yüzünden oğlunun bile hiyanetine uğramıştı.
Devamı Var
İleri