KIZILELMA ÜLKÜSÜNDEN TURAN GERÇEĞİNE

Yıldırım’ın o meşhur sözünden 91 sene sonra Doğu Kızılelma sına Batı Kızılelma sınıda da ilave etmek isteyen Fatih, 1480 tarihinde Osmanlı aydınlarının (Pulya seferi) dedikleri Güney-İtalya seferini açtırıp on bir Ağustos Cuma günü Otranto şehrini fethettirdikten sonra etrafını da işgal ettirmiştir. Görünüşte Napoli krallığına karşı açılan bu seferin gerçek hedefi (Rim-Papa Kızılelma sı)’dır ve hatta papa Dördüncü Sixtus canını kurtarmak için Roma’dan Fransa’ya kaçmak istemişse de nihayet müdafaa masraflarına karşılık olarak gümüş takımlarını satıp bazı yardım ümitlerine kapılarak yerinde kalmıştır! Roma’nın kurtuluşu Papanın gümüş takımları sayesinde değil, dokuz ay sonra Fatih’in vefatı ve Cem Sultan vakasının zuhuru sayesindedir!

Fatih’in ölüm haberi üzerine Papalık makamının emriyle bütün Avrupa kiliselerinde Allaha şükür duaları yapılmıştı. Fatih’in nazarında olgun bir meyve haline gelen bu (Rim-Papa Kızılelma sı) ile olgunlaşmalarını beklediği (Engerus) ve Alaman (Kızılelma larından başka Paris bile artık bir nevi (Fransa Kızılelma sı) demekti. Hatta Yıldırım’ın İtalyan elçilerine söylediği söze adeta nazire olmak üzere kendisi de Papalık makamından elçilikle gelen bir Fransız kardinaline Paris’in 13. asırda ikmal edilmiş olan meşhur katedralinden kinaye olarak:

“... Koma’nın kurtulması şöyle dursun, senin kendi büyük kilisenin kulesine bile Türk bayrakları dikeceğim!” demişti.

Eski Türk halkının "Turan Budununun" Kızılelma dediği ve görkemli dönemlerde Türk Milletinin maneviyatını idare eden Bilgelerinde sulh zamanlarında bile (Darü’l-harp) ve Darü’l-Cihad) isimleriyle andığı uzak, yakın Doğu ve Batı ülkelerinin milli ideal sınırlarına girmesi gelişi güzel bir istila siyasetiyle değil, milletleri mahalli idarenin üstünde umumi ve müşterek bir nizam altına almak fikriyle izah edilebilir.

Yavuz’a izafe edilen ve bütün dünya arazisini tek bir devlete kafi gelmeyecek kadar küçük ve dar gösteren Büyük Turanı çağrıştırır sözün Kanuni devrinde kan dökülmesine sebep olmuş bir harici siyaset düsturu şekline inkılap etmesi bütün insanlığı alakadar eden o geniş ve yüksek telakkinin en açık delilidir. (... Yer yüzünde bir tek imparator vardır, o da (Sultan-ı Alem=Turan Hükümdarı) olan Türk padişahıdır) şeklinde ifade edebileceğimiz bu harici siyaset düsturunun diploması sahasındaki ilk neticesi, Avrupa’nın en mühim kısımlarından başka Amerika’da bile arazisi bulunan İspanya kralı ve Almanya İmparatoru Charles-Quint beşinci Karlos’un (İmparator) unvanını Türk hükümetinin kabul etmemesinde gösterilebilir.

Charles Quint’in o sırada Avusturya hükümdarlığında bulunan kardeşi Ferdinand, Türklerin fethetmiş oldukları Macaristan üzerinde bir takım haklar iddia ederek İstanbul’a elçiler göndermiş ve bu elçiler 1530 senesi Vezir-i Azam İbrahim Paşa’nın huzuruna kabule edildikleri zaman kendilerine sulh şartı olarak dünyada Osmanlı padişahından başka bir kimsenin (İmparator) unvanını taşımasına müsaade edilmeyeceği için (Vilayet-i İspanya kralı olan Karlos’un) Almanya’dan çekilmesi ve (onun valisi olarak karındaşı Ferendus)’un da her türlü iddiadan vazgeçerek Türk hakimiyetine girmesi şartından bahsedilmiştir. Kanuni’nin 23 sene Nişancılığında yani o zamanki teşkilata göre Hariciye Nazırlığında bulunmuş olan meşhur tarih yazarı Celalzade Mustafa Çelebi’nin “Tamakatü’l-Memalik”’inde Charles Quint’ten bahsederken:

“Çevresindeki bir takım yalaka adamlarının nitelemesi ile imparator geçinir!” demesi işte bu milli siyaset düsturundan dolayıdır. Kanuni’nin 938-1532’deki (Alman seferi)’nin en mühim sebeplerinden biri de işte budur. Bu “Beşinci sefer, sefer-i hümayun”da takip edilen maksat Avrupa’yı fethedip doğrudan doğruya Türk idaresine almak değil, Türk üstünlüğüne karşı gelebilecek hiçbir kuvvet bırakmayarak tekmil Avrupa üzerinde umumi bir hegemonya kurmaktır.

Seferden sonra 1533 senesinin 22 Haziran Pazar günü akdedilen İstanbul analaşması bu maksadı kısmen temin etmiş ve Kral Ferdinand Osmanlı padişahını “Baba ve metbu” tanıdıktan başka kardeş diye hitab ettiği vezir-i azamla da eşit sayılmayı kabul etmiştir. Charles Quint’in idaresinde bulunan bütün devletler namına Türk hegemonyasına resmen boyun eğmesi kardeşi Ferdinand’dan 14 sene sonra 1547 tarihinde akdetmek mecburiyetinde kaldığı muahede üzerinedir. Bu ağır muahede mucebince her sene “ Mart ayının evvelinde” Türk hazinesine otuz bin altın haraç verilmesi Kararlaştırılmıştı.

Charles Quint’in Almanya İmparatorluğu tasdik edilmediği için “Vilayet-i İspanya kralı Karlo” unvanıyla iktifa mecbur olmuş bu muahede ahkamı Papalık makamıyla Venedik cumhuriyetine ve Fransa ile Avusturya Kralları da bu anlaşmanın içine dahil edilmiş ve Avrupa üzerinde bir Türk hegemonyası kuran böyle bir anlaşmayı bile karşı tarafın dilek ve ricası üzerine “kemal-i inayet-i Padişahane ”sinden dolayı kabul buyurduğundan bahseden Kanuni bu şerefli vesikayı o senenin 23 Şaban Cumartesi günü tasdik etmiştir.

Devamı Var

İleri