Sûfilik
Türk sûfîliğinin Türk-İslâm hâkimiyeti devrinde İran sûfîliğinden daha yaygın ve başarılı oluşu onun özelliğinden ileri gelmekte idi. Tasavvufî davranışı "sanatkârane bir dünya görüşü"ne geçiş sayarak, dolayısiyle mücadeleye sırt çevirerek, onu kavimler, devirler üstü bir düşünce tarzı şeklinde kabûl eden İran sûfîliğine karşılık, Türk sûfîliği insanî doğru ahlâk ve ruh temizliğini gaye edinmiş ve bunu, eski Türk düşüncesi ile bağlantısından dolayı, vatan ve ülkü fikirleriyle kaynaştırmıştır. Bu sebebledir ki; Türk sûfîliği temsilcileri ve taraftarları yurt müdafaasında, sınır boylarında ve fütûhatta büyük hizmetler görmüşlerdir. Böylece bozkır Türk "alp"leri Horasan'ın rûhânî atmosferinde, "baba", "abdal" gibi tâbirlerle anılan Türk şeyhlerinin rehberliğinde, "alp-erenler" olarak, savaş ülkesi Anadolu'da "gazi"ler sıfatı ile vatanî vazifelerini yapmışlardır. Ancak bir kere de Anadolu'da dinî duyguları siyasî istirmara vasıta kılınarak tahrik edilen Türkmenler devlete baş kaldırmışlardır (Baba İshak'ın idare ettiği Babaî isyanı, 1329). Baba'lar ve abdal'lar halk velîleri idi. Zihniyetleri basit bir islâmî cila altında gelişen râfızî telâkkilerden meydana gelmişti. Horasan'a inen Türk kütleleri üzerinde, yeni kültür çevresindeki islâmî akîdeler yanında, eski İran'ın Maniheizm, Mazdekizm ve Zerdüştlik gibi dinî kalıntıları ile birleşerek yeni bir mezhep hüviyyeti kazanmış olan şiîliğin tesirleri olacağı tabiî idi. Sünnîliğe aykırı inanca eğilim bilhassa halk velîleri (Türkmen babaları)nda hissediliyordu. Eski Türk davranışı kadrosu içinde ortaya çıkan bu râfızî şeyhler, dervişler, Türkmenler arasında seviliyor, sayılıyorlar, hattâ, birer sünnî müslüman olarak islâm birliğinin koruyuculuğunu yaptıklarını, şiîlik ve kolları cereyanlarla mücadele ettiklerini bildiğimiz Türkmen hükümdarları (Selçuklu sultanları ve diğerleri) tarafından yadırgınmıyorlardı.
Meselâ Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah zamanlarında Baba Tahir Uryân, Ebû Saîd Ebû'l-Hayr vb. bu türden ve itibarlı kimselerdi. Harezmşahlar devletinde bir Âhû-puş hükümdarlar nezdinde halkın sözcülüğünü yapacak kadar tesirli idi. Benzer bir sûfî de Mısır'da vardı. Hızır adlı bu şeyhe sultanlar tarafından saygı gösterilirdi.
Böylece Türk-İslâm devletlerinde bir yandan aydınlara hitap etmek ve diğer taraftan halkı temsil etmek üzere gelişen ve yayılan sûfîlik her iki cephesi ile Anadolu'da da mevcut olmuş ve bilindiği gibi orada da Türkmen babaları yanında, islâmî ilimlere vâkıf derin kültürlü sûfîler (Muhyeddin Arabî, Celâl'üd-dîn Rûmî vb) büyük rol oynamışlardır. Türkmen beyliklerinde de tasavvufî eserler yazılmıştır.
Sûfîlik Delhi Türk Sultanlığı'nda da kuvvetli idi. Ferîd'üd-dîn Evliya (ölm. 1325) ile bunun halefi "Mahbûb-u İlâhî" diye anılan Nizâm'üd-dîn Evliya (ölm. 1325) ve şair Hasan Dihlevî (ölm. 1327) devrin şöhretli sûfîleri idiler. Hindistan'da bu cereyan Hint düşüncesinde inkılâp yapmış görünmektedir. Eski canlılığını kaybederek şeklîliğe boğulmuş Brahmanizme karşı içten ve gerçek ibadeti öne süren eden sûfîlik oldukça etkiliydi. Bakhti hareketinin 14. asırdaki kuvvetli müdafaacısı Ramanand'ın şu fikirleri islâmî sûfîlik inancını yansıtmakta idi: "Herşeye hâkim olan Tanrı, herşeyde mevcut olan bir kudrettir".
15. asırda, insanların eşit olduğunu ileri sürerek, "kast" sistemini redde doğru hamle yapan Benares'li Kebîr de şöyle diyordu. "Kalb temizliği, Ganj'da yıkanmaktan daha mühimdir. Hindliler'le Türkler aynı topraktan yapılmış çanaklar gibidir". Nizâm'üd-ün Evliya'nın düşüncelelerine çok yakın olan bu görüşler sonraki Sikh inancına esas teşkil etmiştir. Karmatîler elindeki Multan bölgesinin devlete kazanılmasında çok hizmetleri geçen sûfîlerin oradaki türbelerin arasında en güzellerinden biri, Şeyh Rükn'üd-din için, Giyâs'üd-dîn Tuğluk tarafından yaptırılmıştır.
Son
Menüye Dön